‘Ne yapmak’ yerine, ‘nasıl yapmak’

Erik Mclean – Unsplash

 

Ne yapacağımızla o kadar meşgulüz ki, nasıl yapacağımız konusunda hiç düşünmüyoruz.

Zarafet eğitimleri dendiğinde aklımıza çatal, bıçak nerede durur; yemeğe hangi çataldan başlanır; nerede ne söylenir, ne yaparsak zarafetli olunur gibi konular gelmesi de belki de bu yüzden.

Read More

Tatlı diller, yılanlar ve ağız temizliği

pexels-mart-production-7709174

 

Hem tatlı dilli olup; hem de açık sözlü olabiliyor musunuz?

~•~

Açık sözlülük derken; dürüst olmayı, net olabilmeyi, kendini ya da durumu açıklıkla ifade edebilmeyi kast ediyorum.

✂️ Birini kırmayalım diye, gücenmesin diye, aramız bozulmasın diye, şimdi durduk yere tatsızlık çıkmasın diye.. diye diye söylemek istediklerimizi kırpabiliyoruz✂️

Yalan söylemiyoruz belki (?) ancak ifademiz, gerçeği olduğu haliyle tam olarak yansıtmayabiliyor. Eksik ya da bizim şekillendirdiğimiz bir “olan” oluyor. Saçtaki kırıkları alıp; şekil vermek gibi.

Ya da sessiz kalmayı yeğliyoruz. Kaçınıyoruz ifadeden.

~•~

Şekil vermek, evirip çevirmek belki kimseyi kırıp dökmüyor, kandırmıyor.. bir kişi hariç: KENDİMİZ

Kendimize açıklıkla baktığımızda, gördüklerimiz şaşırtıcı olabiliyor.

Bu yüzden pek yanaşmıyoruz mercek altına almaya, korkuyoruz; karşılaşmak istemiyoruz.

Yumuşakça üstünü örtüyoruz.

Ya da bastırıp, başımızı başka yöne çeviriyoruz.

🐍

Açık sözlü olabilmek, korkusuz insanların becerisi.

Mevcut durumu gören, direnmeyen ve bunu ifade etmekten çekinmeyen insanların.

🐍

Tatlı dillilikte ise; incitmeden, nezaketle iyicil sözcüklerle konuşmak var elbette, ve buralarda görece daha az zorlanıyoruz. Daha doğrusu koşullar izin verir ise, bu çizgide kalabiliyoruz.

Elif’çimler, teşekkür ederimler, misin’ler, ricalar kaplıyor ağzımızı.

Şartlar azıcık değiştiğinde ise; kolaylıkla olmasa da, bu kez bir parçacık gülümseme ile örtmeyi deniyoruz genzimizden fışkırmayı bekleyen gerginliğimizi, en azından sözcüklerimiz bir süre daha nezaket çemberinde dolanıyor.

Peki gerçekten öyle mi?

Sözcükler tamam da, ya ifademiz? Destekliyor mu sözümüzü?

dev-asangbam-z5u3go6GIJ8-unsplash

 

Aslolan şu ki, kaçış yok.

Eğri oturup, doğru konuşulmuyor.

Ses tonu, ayağımızı sallamalar, kaçan gözler, ‘aynen aynen’ diye geçiştirmeler ele veriyor.

Yüzümüze yerleştirdiğimiz gülen yüz emojisi, sesimize kondurduğumuz ‘mıymıy’ inceliği yetmiyor.

Çağrı merkezinden bizi karşılayan ses, memnun değilse yerinden; alınan hizmete 10 üzerinden 10 vermeye gönlümüz razı olmuyor.

Hattın diğer ucunda stres varsa, sözcüklerin bir önemi kalmıyor.

Sözcükler, samimi değilse; ikna gerçekleşmiyor.

🐍

Açıksözlülük, samimiyet istiyor.

Tatlı dile, samimiyet eşlik ettiğinde yılan delikten çıkabiliyor.

Hem tatlı dilli, hem açıksözlü olabilmek, ağzı temizlerin becerisi.

Ve bu ince çizgide durabilenlerle temas ettiğimizde, zarafete tarif gerekmiyor.

Ağzı temiz olmak, zarafete dahil. Her anlamda.

#zarafeteğitimleri

Büyüyen zarafet

 

Sculpture-Daniel Katz Gallery*

 

Sürekli bir çaba içerisindeyiz. Eteğimiz kırışmasın, makyajımız bozulmasın, saçımız düzgün olsun. Düzgün olsun her şey; bozulmasın. Peki mümkün mü?

Bizim çabamızla durdurulabilir mi, sabitlenebilir mi istediklerimiz?

Bir bebek doğduğunda, büyüyünce olabilecek şeyler için vaadler duymaya başlar. Bir büyü gibi anlatılır büyümek. İştah uyandırır. Yeterince çabalandığında edinilebilecek bir mertebe gibi. Oraya varmak, yapılacaklar yapılırsa mümkün olacaktır ve bunun için çaba gerekmektedir.

Bizlere çocukluk, gençlik, olgunluk ve devamında yaşlılık olan bir süreci izliyormuşuz gibi geliyor ama aslına bakarsanız; doğduğumuz günden itibaren yaşlanmanın da başladığı bir süreci takip ediyoruz. Beden, her an yaşlanıyor.

Baskı altındayız. Fiziksel unsurların ‘tamam’ olmasının, yaşamımızdaki deneyimin garantörü olacağına dair bir inancımız var. Güzel olmalıyız ki, beğenilelim. Beğenilelim ki, güzel bir deneyim yaşayalım. Bu zincirdeki güzellik algımıza yapışmış durumdayız ve ortaya ısrarlı bir çaba koyuyoruz. Bu çaba ile bir arada tutabileceğimizi zannettiğimiz koşullarla, kalıcı bir form yaratma peşindeyiz.

Elimizdeki el aynasıyla, her şeyin düzgün ve yerli yerinde olup olmadığını kontrol ede duralım; ancak beden yaşlanıyor. Üstelik hemen sonuç alma arzumuzdan ötürü, onunla düzenli ilgilenmeyi de göze almak istemiyoruz. Spor yapmakla, dengeli beslenmekle, öz bakımımızla düzenli ilgilenmekle ‘vakit kaybetmek’ istemiyoruz. Hızlı hamlelerle ‘daima’ ya da ‘her istediğimizde’ güzel olabilmek istiyoruz. Teknoloji de reklamlar da sağolsun, bunun bize mümkün olduğunu sıklıkla fısıldıyor. Çabamız, düzenli ve uzun vadeli değil; ancak kontrolümüz her daim. Baskı, böyle oluşuyor.

Güzellik uğruna ortaya koyduğumuz çaba, aslını gölgeliyor olabilir mi ?

Diyebilirsiniz ki, peki ne yapalım? Kendimize bakmayalım mı? Özen göstermeyelim mi? Elbette söylediğim bu değil. Elbette bedenimize iyi bakalım; ancak özen göstermekle, kalıcı olması için çabalamak birbirinden apayrı kavramlar. Güzellik, düzgünlük uğruna ortaya koyduğumuz çabanın, bizim istediğimiz anlamda bir kalıcılık sağlayamayabileceğinden söz ediyorum sadece. Kendimizi maruz bıraktığımız baskı ile strese neden olan büyük ‘kontrol’ çabamızın ardına bakabiliriz. Yatırımımızın -eğer varsa-, ne yönde olduğunu anlamaya çalışabiliriz.

Düşünce, söz ve eylemlerimiz birbirini izliyor. Bırakmak istediğimiz etki ya da almak istediğimiz beğeni, değişmez fiziksel unsurlarımızın bir sonucu olmuyor. Ya da öyle olursa, sığ ya da atıştırmalık keyifler gibi oluyor. Çabalıyoruz, didiniyoruz ama elde avuçta kalan: sabun köpüğü.

Zarafet, eğer doğru bir anlayıştan gelen bir çabayla beslenirse, bedendeki yaşlanmayla ters orantılı işliyor gibi duruyor. Yıllar, anlayışımızın derinleşmesine vesile olduğunda, örtüler kalkıyor. Kelimeler, ifadeler, eylemler de derinleşmeye başlıyor. Belki de yıllardır büyük bir çabayla peşinden koştuğumuz ışıltı, kendiliğinden görünür oluyor.

Çünkü zarafet, yaşsız. Elmas, anlayışımıza yatırım yaptıkça ışıldıyor.
Yıllara meydan okumak, zarafetimizden geliyor.
Çünkü yaş almak, zarafeti gölgelemiyor.
Çünkü zarafet, yaşlanmıyor. Büyüyor.

*Görsel: “boşluk, değersizlik” anlamında olan Latince “Vanitas” sözcüğü, hayatın geçiciliğini, zevkin boşluğunu anlatan; insanlara ölümlü olduğunu hatırlatan sanat eserlerinde kullanılıyormuş.

Etiket ve Zarafet

Fransızlardan gelen etiquette, nam-ı diğer görgü kuralları, eski adıyla adab-ı muaşeret..

Çeşitli durumlar için farklı etiketler bulunuyor. Yemekte etiket, işte etiket hatta şimdilerde ise, network+etiketten türetildiği söylenen netiket var. ( netiquette: etiquette in technology ) Digital görgü kuralları da deniyor. İnternette iletişim kurmanın doğru veya kabul edilebilir yolu anlamını taşıyor.

Görgü, bir toplumda uyulması gereken saygı ve incelik kurallarının genel adı. Görgü kuralları, toplumda bireylerin nasıl davranması gerektiğini düzenleyen yazılı olmayan kurallar. Bazen her toplumda geçerli, evrensel bir nitelik taşıyabileceği gibi; bazen toplumdan topluma ya da duruma göre değişiklik gösteriyor. Bir yaptırımı yok, kişi bu kurallara uymadığında, aldığı tepki yadırgama ya da en ağır haliyle ‘ayıplama’ olabiliyor.

Photo: Erik-Mclean – Unsplash

Örneğin; çorba kaşığının kullanılışı, toplumlara göre değişiklik gösteriyor. Fransızlar çorbayı kaşığın ucu ile içerken; İngiltere’de ve Amerika’da yanı ile içiliyor. Her ikisi de tercih edilebilir ancak kaşığın hepsinin ağıza sokulması ya da çorbayı bitirdikten sonra kaşığın tabağın içine değil de, tabağın yanına ya da masada başka bir yere bırakılması görgüsüzlük kabul ediliyor. Keza çorbanın içmeden önce üflenmesi de aynı şekilde.

Görgü kuralları zarafete dahil, ama!

İçinde nezaket niyeti olan görgü, saygı ve incelik barındırıyor. Dolayısıyla elbette zarafete dahil. Ancak zarafeti, görgü kurallarından ibaret zannetmeye yönelik bir yanlış anlama var. Çatalı, kaşığı nasıl tutacağımızı, hangi kadehle hangi şarabın içileceğini öğrendiğimizde zarafeti tamamlamış(!) zannedebiliyoruz.
Görgü kurallarını biraz ihtiyaçtan öğreniyoruz. Öğrenelim de zaten, bu güzel bir şey. Diğer toplumlar hakkında bilgi edinmemizi ya da saygı görmemizi sağlayabiliyor. Ancak öte taraftan zarafet için tek ve yeterli konu değil. O zaman sadece etiket oluyor.

Zarafet üst küme, etiket zarafetin alt kümesi.

Zarafet, görgü kurallarını da kapsayan çok daha geniş bir kavram olmasaydı; anlayıştan, empatiden yoksun kalırdı değerlendirmelerimiz. Yargılayıcı bir hal olurdu zarafet. Sadece çorba kaşığını nereye koyacağını bilmiyor diye, son derece sığ bir tavırla set çekebilirdik çocukluk arkadaşımızla aramıza ya da benzer bir durumda bizim için hemencecik yapıştırılırdı malum etiket : Görgüsüz!

Oysa ki yaşamın çizgileri bu kadar net değil, böylesi sürdürülebilir olmadığı gibi, gerçeği de yansıtmıyor. Esnek değil. Katılık da, zarafetten değil zaten.

Münir-Özkul-Yaşar-Usta-Karakteri-Bizim-Aile

Benim gibi Türk filmleri ile büyümüş özellikle 70li yıllar Türk filmlerine hayran biri olmasanız bile bu sahne eminim çoğu kişinin hafızalarındadır. Büyük Yaşar Usta sahnesi!

Filmin bu sahnesinde Münir Özkul, oğlunun (Tarık Akan) sevdiği kızın ( Itır Esen ) babası Saim Bey ile konuşuyor. Son derece varlıklı, belki de tüm görgü kurallarını yalayıp yutmuş ancak zarafetin esamesinin bile okunmadığı biriyle. Tiradında yakışır mı sana diye soruyor Yaşar Usta. Tüm zarafetiyle hizaya getiriyor fabrika patronunu. Zarafet, güçtür çünkü.

Bu sahne özelinde değil ama, Münir Özkul’u ve oynadığı rolleri hatırladığımızda, görgü kurallarına hakim biri gelmez aklımıza pek. En azından benim öyle. Fakat inceliği, nezaketi, saygısı sanki her daim yansır ondan. Hangi kadeh ile kırmızı şarap içeceğini bilmeyebilir; fakat etrafına saygısı, kibarlığı, sevecenliği ve nezaketi ile zarafetine hayran bırakır. Ölçülüdür, nerede durup nerede harekete geçeceğini; sınırlarını ve merkezini bilir. İşler ne kadar karmaşık olursa olsun, göründüğü yerde güven verir, adeta işlerin yoluna gireceğini müjdeler duruşuyla. Zarafet, çevremizdeki insanların yanımızda iyi hissetmelerini sağlar. Bu sebeple, hemen hissedilir ve bu sebeple de güçlüdür.

Bir zamanlar çok değil 50 yıl öncesinde, Türk filmlerinde öne çıkarılan değerler nezaket, sevgi, saygı, anlayış idi. Konumundan bağımsız, karakterlerdeki zarafeti izlerdik.

Bu yazıyı yazmama da ilham olan kişinin bir konuşmasını da buraya iliştirmeme müsaade edin lütfen. Ruhu şâd olsun.

Görgü kurallarını bilmiyorsak ne olur?

Anlayışımız bize yol gösterebilir. Başkalarına, diğer canlılara ve kendimize karşı nazik, ölçülü ve saygılı olmak neye işaret ediyorsa, o yöne eğilmek yeterlidir; zarar vermemeyi gözettiğimiz sürece zarafet orada ışıldar. Bu evrenseldir. Hemen fark edilir.

Başlangıçtaki netikete dönecek olursam, birini her istediğimizde FaceTime ya da Whatsapp üzerinden görüntülü arayamayacak olduğumuzu bilmek, kişisel alana saygımızdan, ölçülülükten yani zarafetten gelir. Bunun için, görgü kuralları dersi almış olmaya gerek var mıdır?

Zarafet, etiketler ile değil de, anlayıştan gelen, eylemlerle desteklenen bir haldir. Gizlenememesi, düşünce, söz ve eylemlerimizden yansıması bundandır.

#zarafeteğitimleri

Kapak:Betweenmates.com

Makyaj ile Zarafet

Makyaj:
Fransızca “maquiller” boyamak, süsleyerek değişik hale sokmak anlamına geliyor. +age sonekiyle, makyaj (maquillage) türetilmiş.

Freestocks – Unsplash

İçimizdekiler, süsleyerek örtülemiyor.
Bakışımızdan, bardağı tutuşumuzdan, koltukta oturuşumuzdan, kelimelerimizden, tepkilerimizden dışarı taşıyor. Yansıyor.

Güzel kıyafetler giymekte ya da makyaj yapmakta bir problem yok; söylediklerim böyle anlaşılmasın isterim. Sadece zarafetin, süsleyerek olabileceği varsayımıyla ya da değişik hale sokma çabamızla olabilecek bir şey olmadığını anlamamız gerekiyor.

Eminim tesadüf etmişsinizdir; bazen güzel giyimli, makyajlı birinin konuşmaya başladıktan sonra sizi şaşırttığı olmuştur. Dışarıdaki bakım, güzellik içerideki ile tezat bir durumda kalır sanki. Ya da çok sakin, sessiz ılımlı ‘görünen’ birinin, çocuğunun bardağı yere düşürmesiyle birlikte sesinin alevlenmesi bir olur. İçerideki stres, dışarı sızmaktadır.

Zarafet için makyaj yapmak gerekmiyor, tam tersi örtüleri kaldırıp; altındakine bakmak gerekiyor.
İçimizdeki iyiyi teşvik etmek, sözlerimizin ve eylemlerimizin gerisindeki tutumlarımıza bakmak ve varsa oradaki kabukları sıyırmakla açığa çıkabiliyor.

Öte yandan duygular, bizim içimizdeki elmaslar ve onlar da makyajla örtülemiyor, boyayarak daha güzel bir hale gelmiyor. Bastırdığımızda geçmiyor, havalı elbiseler kamufle etmiyor. Öyle sanıyor olabiliriz. Belki de bu yüzdendir durmadan gülümseme ya da espri yapma çabamız.

Konfüçyüs, “İnsanoğlu saklanamaz” demiş.
Saklanamıyor.
Zarafet, düşünce, söz ve eylemlerimizden yansıyor.
#zarafeteğitimleri

Israrlıyız

Israrlıyız. İstemediklerimizin olmaması için, istediklerimizi oldurmak için ısrarlıyız.
Bu durum yani istiyorum/istemiyorum tarafımız, o kadar normal geliyor ki gözümüze, otomatik olarak benimsediğimizden biz fark etsek de etmesek de tüm eylemlerimize bu tarafımız yön veriyor.

Direnç göstermek ile sınır çizmeyi birbirine karıştırıyoruz. Bize uygun olmayan bir duruma hayır diyebilmek ile olan duruma direnmeyi aynı şey zannediyoruz. Hayır diyebilmek, zarafete dahil ancak deneyimle münakaşa etmek; zarafetten uzaklaştırıyor bizleri.

Photo by Sam Burriss – Unsplash

İşler planladığımız gibi olmayabilir, hatta çoğunlukla da birebir o şekilde olmaz zaten. Hele biz ısrar ettikçe, iyice olmaz. Başka türlü olabilir ihtimaller ve bizim buna kapalı olmamız, direnmektir. Sözgelimi, bütün gün hazırlık yaparsınız ve misafiriniz gelemeyeceğini söyleyen bir telefon edebilir mesela ya da vejetaryensinizdir ve restoranın menüsünde sizin tercihinize uygun tek bir seçenek dahi olmayabilir.. Çok istediğinizi bildiği halde eşiniz erken davranamadığından sinemadaki o filme bilet bulamamış ve başka bir film için bilet almış olabilir. Zarafet, buradaki tepkilerimizin, tutumlarımızın ne olacağı ile ilgilidir. Israrla istediklerimizde diretiyor muyuz, yoksa esneyip mevcut duruma uyum sağlayabiliyor muyuz?

Zarafet, uyumdur. İstemediğiniz bir teklife elbette hayır diyebilirsiniz, ancak çok istediğiniz filme gidemediniz diye çatışma olmasına da gerek yok. Başka bir gün gidelim madem dersiniz ve seansın tadını çıkarırsınız.

Küsmek, söylenmek, ille de böyle olsun diye ısrar etmek, zarafetin gölgelendiğine işaret.

Son zamanlarda sıklıkla pratik yapmaya özen gösterdiğim bu konuda işe yaradığını gördüğüm bir tavsiyem var.

Bir şeyin olmama ihtimali göz kırpmaya başladığında, olmayacağını kolaylıkla kabul edin. İçinizden şöyle geçirin: ‘Tamam, ne yapalım. Biz de ….. yaparız’ ya da ‘Peki, o zaman şuna bakalım’ gibi. Sözcüklerinizle hemen onaylayın içinizde, hatta dile getirin. Ancak samimi olmanız gerekiyor. Gerçekten o olmayan ihtimali gözden çıkarın.

Örnek vereyim: AVM’de otoparkta park yeri arıyorsunuz, çok kalabalık. Biraz ileride boş bir yer görüyorsunuz ve hemen bir başka araba, dörtlüleri yakıp; oraya yerleşmek üzere pozisyon alıyor. Tam bu anda, ‘olsun, biz de başka yer buluruz’ gibi bir şey söyleyin, samimice. Hatta gülümseyin bu duruma. Sonra da olanı izleyin.

Biliyorum, elbette ki her durum için uygulaması kolay bir öneri değil. Hiç istemediğimiz bir durumla karşılaştığımızda, hemen başka tarafa yönelmek mümkün olmayabiliyor. Ancak günlük yaşamda, küçük olaylar karşısında tutumumuzu değiştirdikçe, esneyebildikçe büyük olaylar olduğunda eğilimimiz daha önceki pratiklerimizin kaçınılmaz sonucu olarak bize yardımcı olacaktır ve sadece bu sebeple bile olsa, denemeye değerdir.
Israr, zarafete dahil değil, esneklik zarafettendir.

#zarafeteğitimleri

 

Tangodaki doğru anlayış

Tango, bir iletişim dansıdır. Lisan gibi öğrenilir ya da öğrenilmelidir. Çünkü tümüyle doğaçlama yapılan bir danstır tango. İçinde ezber barındırmaz. Herhangi bir kriteri yoktur tangonun. Yaş, kilo, boy, esneklik, gençlik, yetenek vs. bir önem arz etmez tango için. Sosyal bir danstır ve çok yaygındır. Ülkemizde de gittikçe artan bir tango ilgisi, büyüyen bir tango kalabalığı vardır. İstanbul, dünya tango başkentlerinden biridir. Her yıl, çok farklı ülkeden yüzlerce insan, tango deneyimi için ülkemiz festivallerini tercih eder.

Peter Forret – 2015 TanGOTOİstanbul

Bu sosyal dans ile ilgili zihinlerde pek gerçekçi olmayan kabuller vardır. Sadece Antonio Banderas tipli erkekler ile Jennifer Lopez görünümlü kadınların yapabileceği, file çoraplı, ağzında güllü, adeta ıslak saçlarla yapılan ateşli bir dans olduğu varsayımı; popüler kültürden, Hollywood filmlerinden, reklamlardan bize mirastır ve maalesef gerçeği yansıtmamaktadır. Tangoya tutkunun dansı, aşkın dansı gibi betimlemeler koreografi gibi, film sahnesi gibi durumlarda sıklıkla karşımıza çıkabilir ancak tangoyu sadece bu pencereden değerlendirmek, yüzeysel ve eksik bir bakış açısıdır.

Tango müziğinde pek çok duyguya, temaya yer vardır. Aşk, tutku, kıskançlık, özlem temalarının yanında neşe, eğlence, politik söylemler, isyan, yas ve daha pek çok konuya rastlarsınız. Bu yüzdendir Arjantinlilerin yas tutarken de tango dansına sığınmaları.

Buraya kadar olan kısım, tango deneyimine kapalı olan zihinlerin varsayımlarından beslenen ve tango dansını ıskalamaya da neden olabilecek bazı yanlış anlamalardır.

Photo by Peter Forret

Bir şekilde tangoyla temas etmiş ya da tangoyu deneyimlemeye karar vermiş kişilerin ise, başka yanılgıları olabilir. Bu yanılgıların en başta doğru şekilde gözden geçirilmesi, devamındaki tango deneyimi için çok belirleyicidir.

Tangodaki anlayış, deneyim için çok belirleyicidir.

İlk olarak tangodaki rollerin doğru anlaşılması konusunda çaba sarfetmeye, bu konuda çalışmaya ihtiyaç vardır. Rollerin doğru kavranamadığı bir yerde danstaki kelime dağarcığına yeni hareketler eklenmesine yönelik tüm çabalar, maalesef beyhude kalacaktır. İlk yanlış anlama, lider ile takipçi arasındaki aynı dili konuşabilmekten ve rollerin iyi icra edilmesinden doğabilecek diyalogtan evvel, figürlere yatırım yapılmasıdır. Sadece bu sebeple, tangoda ilerleyememesini yeteneksizliğine ya da partnerinin eksikliğine bağlayan ve yolculuğun erken döneminde tangoya veda eden kişiler tanıdım ve maalesef sorunun anlayış ile ilgili olduğunu görememişlerdi.

Photo by Peter Forret

Tangodaki taraflar, belirsizliğe razı olarak piste çıkarlar. Tangoda pistin saat yönünün tersine akmasının haricinde belirli olan hiçbir şey yoktur. Öyle ki yol, adım attıkça belirecektir. Bu açıdan hem takipçi hem de lider rolü, cesur olabilmeyi gerektirir.
Lider, takipçi ile arasındaki mesafeyi bozacak hamleler yapar. İlk adım ise, başlangıç noktasını terk edebilmeyi yani adım atabilmeyi göze almaktır. Takipçi ise, bu hamleye mesafeyi korumaya yönelik bir cevapla karşılık verecektir. Bu tekrar eden bir süreçtir. Böylelikle yol katedilebilir. Bu sebeple ısrar ve tutunma, tangoda önümüze taş koyan diğer engellerdir. Yolcululukta bizi neyin beklediğini bilmiyor olmamıza rağmen, olasılıklara açık bir anlayışla adımlar atılır.

Bir diğer yanlış anlama ise, tarafların bu serüvende birbirlerinin yol arkadaşı olduklarını unutmalarından kaynaklanır.
Tangoda, lider ve takipçi arasındaki iletişimden doğan dans, muhteşem bir ekip çalışması örneğidir. Dans, iki kişiliktir ve yol beraber yürünecektir. Bu nedenle, birbirleri açısından iyi bir dinleyici olmaları kaçınılmaz bir gereksinimdir. Ancak birbirini anlayan insanlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetebilirler. Tangoda da durum aynen böyledir.

Öte yandan, her iki taraf da rollerinin getirdiği sorumlulukların bilincindedirler. Mevcut potansiyellerinin elverdiği ölçüde, birlikte ilerlemek için gereken donanımlar konusunda kendilerine dolayısıyla danslarına yatırım yaparlar. Ders alırlar, pratik yaparlar, farklı kişilerle dansı deneyimleyip kendilerini geliştirirler. Aynı zamanda bulundukları pistin sorumluluğunu da taşırlar. Hem birbirlerine hem de pistteki diğer icracılara karşı nazik ve ilkeli davranırlar.

Tangoda sen, ben tartışması; haklı çıkmaya yönelik tepkiler anlayışımıza yönelik bir başka engeldir. Biri diğerinin rolünü çalmaya, kişisel alanına müdahale etmeye ya da onun adına karar vermeye kalkmaz. Danstaki figürlerle kendini ön plana çıkarıp; bireysel bir tutumla hareket etmez.

Tango iki kişi arasındaki iletişimdir evet; ancak aslolan danstır. Bu ekibin üyeleri, beklentilerle ve varsayımlarla hareket etmezler. O sırada çalan müziği duymak, yani mevcutta olana bakabilmek esastır. Birbirleri ile ilk defa dans ediyor olsalar da yıllardır tanışıyor olsalar da bu durum aynıdır. Her dans, yeni bir başlangıçtır ve dikkatin pistte ve birbirlerinde olduğu bir konsantrasyonu hak eder.

Tango, sonuca değil; sürece odaklanabilenlerin dansıdır.

Peter Forret – 2017

 

Sorumluluklarının bilincinde olarak cesaretle kendilerini tango deneyimine bırakabilen, süreci önemseyen takipçi ve liderin arasındaki iletişimin olmazsa olmaz unsuru ise, güvendir. Kendilerine güvenirler, birbirlerine güvenirler ve pistin akışına güvenirler.
Bu, yeni figürler öğrenmeye başlamadan evvel üzerinde çalışılması gereken önemli bir süreçtir.
Eğer güven konusunda yeterli bir anlayış tesis edilmemişse; kontrol etme, suçlama, dikkat dağınıklığı, odaklanamama, tepkisellik, direnç gibi durumlar ortaya çıkar. Burası, içinde tarafların kendilerini tanımaları için harika bir fırsat barındırır. Tango deneyiminde en çok önemsediğimiz aşamalardan biri burasıdır.
Bu bir eşiktir, ve bu eşik aşıldığında bizi muazzam bir deneyim beklemektedir.
Tangoda olduğu gibi, hayatta da ilişkilerimizde ilerlemenin yolu güvene dayalı bir doğru anlayıştan geçer. Birbirine güvenen insanlar, anlamlı ilişkiler yaşarlar. Bu dansta da hayatta da belirsizliğe rağmen ilerlemek için çok değerli bir anahtardır.

Zarafet, alışverişte görülebilir mi?

Mevcut ekonomik koşullarla alışverişlerimizin görece ölçülü olduğu bu dönemde, Zarafet alışverişte de görünür olabilir mi sorusu aklıma düştü ve yaşamlarında zarafetin izini sürenler için yardımcı olabilir diye düşündüm.

Shopping Freak-Freestocks-Unsplash

 

Buradaki köşemde sıklıkla zarafetin bir oluş hali olduğundan; düşünce, söz ve eylemlerimiz aracılığıyla yansıyabildiğinden bahsetmiştim. Bu nedenle günlük hayattaki pratiklerimize bakmak ve eylemlerimizdeki ‘nasıl’larımızı’ gözlemlemek önem kazanır.

İlk olarak, neden alışveriş yaptığımızı hatırlamak, iyi bir başlangıç olabilir.

İhtiyacımız olanı mı alıyoruz? Yoksa aldığımız şeyin vaadettiği hissi mi satın alıyoruz?

Etrafımız bize alışverişi hatırlatan görsellerle, kişilerle, mekanlarla çevrilmiş durumda. Onlara göre, her durumda alışveriş yapmak için bir nedenimiz olabilir. Zaten moda kavramı da ‘hemen şimdi’ anlamına gelen, latince modo kelimesinden türemiştir. Zemininde aciliyet mesajının örtülü olduğu moda, geçici heves demektir.

Geçici olduğunu bildiğimiz halde, bugünkü hevesin seneye tümüyle başka bir yere adresleneceğini bile bile sadece bir ürünü moda olduğu için satın alırken bulabiliriz kendimizi. İhtiyacımız olmadığı halde, bize hiç yakışmasa bile… Gereği olmasa bile…

İşte tam da burada, kendi kendimizi iştah kabartan görsellerin içimizde uyandırdığı eğilime tutsak etmeden hemen önce, neden alışveriş yaptığımızı hatırlayabilirsek; alışverişte de zarafetin olduğu bir yere taşıyabiliriz kendimizi.

Alışveriş yapma deneyiminin, güzel olmakla bir alakası olmadığını sanırım biliyoruz; ancak sürüklendiğimiz davranış maalesef bu anlayışı desteklemiyor. Alışveriş yaptık diye güzel olmadığımız gibi, aldığımız kıyafetlerle de zarafetli olmuyoruz. Kıyafetlerimiz modaya uygun olabilir; ancak zarafetin moda ile bir ilgisinin olmadığını anlayabilmemiz gerekiyor.

Geçici hevesler (moda), sözlerimizin ve davranışlarımızın etkisinin yanında maalesef çok zayıf kalır. İnsanların görünüşleriyle karşılanıp; davranışlarıyla uğurlanması da bundandır.

Kıyafetimize özen göstermek, temiz ve bakımlı olmak, bulunduğumuz ortama uyum sağlamaya çalışmak elbette zarafete dahil. Ancak zarafet, moda olan bir elbiseyi giymekle oluşan bir hal değil.

İstediğimiz her şeyi alabilecek durumda olmak, bunu ilan etmemizi gerekli kılar mı?

Freestocks – Unsplash

Zarafet her türlü aşırılıktan uzak bir ölçülülüğe işaret eder. Gösterişten uzak durabildiğimiz yerlerde belirir. Başkalarının iştahını harekete geçiren eylemlerimiz, bizi zarafetten uzaklaştırır. Alım gücümüzün yeterli olması, hangi amaçla alışveriş yaptığımıza bakmaktan uzak tutmamalıdır bizleri. Komşumuzun, arkadaşımızın ya da akrabamızın zar zor geçindiği bir düzende, elimizde havalı markaların olduğu poşetlerle geçici heveslere erişebilme gücümüzü ilan etmek, gücümüzü değil; olsa olsa duyarsızlığımızı gösterir ve ne yazık ki zarafet yanımızdan dahi geçmiyordur.

Yemek yerken ölçülü davranmak zarafetten ise, alışveriş için de bu böyledir. Bir şeyi ucuz diye ya da sadece moda olduğu için ihtiyacımız olmadığı halde satın almak ile, karnımız aç olmadığı halde bir tabak daha yemek arasında pek bir fark yoktur.

Ölçülü olabiliriz, duyarlı olmayı tercih edebiliriz. Alışverişin ‘kendimizi iyi hissettiğimiz’ bir deneyim olduğu fikrini bir kenara bırakıp; geçici heveslerin yönlendirdiği biçimde davranmayabiliriz.

Zarafet, alışveriş merkezinden satın alınamıyor. Çünkü zarafetin modası yok; çünkü geçici hevesler, zarafete dahil değil.

#zarafeteğitimleri

Dinlemek, zarafete dahil…

Burayı takip edenlerin de bildiği gibi tango çalışıyorum, anlatıyorum ve tango deneyimi üzerinden öğrenmeye yönelik eğitimler veriyorum.

Birkaç gün önce uzun zamandır başlatmayı istediğimiz ve ancak şimdiye kısmet olan İlişkide İletişimde Tango  derslerimiz başladı.
8 haftalık bir program ve iletişime katkı sağlayacak ana konular üzerinde, tango dansında ilerleyerek çalışıyoruz.

Açılış dersimizin ana konusu: DİNLEMEK

Tango ile dinlemek üzerine çalışıyoruz.

Johanna-Buguet-Unsplash

Dinlemek, aktif bir süreç; dikkatimizi sesin geldiği kaynakta tutabilmeyi gerektiriyor. Hem müziği hem de tarafların birbirini duyabilmeleri açısından tango, icracılardan (takipçi ve lider) iyi bir dinleyici olmalarını ister. Birbirini duymadan, müziği farketmeden yapılan hareketler, hareketle sınırlı kalır çünkü ve maalesef ortaya dans çıkmaz.
İşte dinlemek, iletişimin ön koşulu ve bu sebeple açılışı dinleme ile yapıyoruz. Tango, bir iletişim dansı. Dinleme olmadan, dans da olmuyor.

Duymak için, dinlemek gerekiyor.

Dinlemek, içinde vermenin olduğu cömert bir hal; karşı tarafın söylediğine kulak vermek ile başlıyor. Az sonra vereceğimiz cevabı tasarlamaya soyunduğumuz, bir an önce sıranın bize gelmesini beklediğimiz ve böylece süreci yuttuğumuz, sonuçlara odaklandığımız bir hal ile cömert olamıyoruz.

Konuşurken kelimeleri yuttuğumuz gibi, dinlerken de söylenenleri yutuyoruz.

Bir an önce doymak isteyen biri gibi; yemeği küçük lokmalarla, tane tane yiyemiyoruz. Burada süreç değil, sonuçtur çünkü önemli olan. Dolayısıyla ıskalanır konuşulanlar, ele yüze bulaşır o lokmalar.

Böyle olduğunda, karşımızdakinin söylediğinden çok, onunla ilgili tutumumuz ve varsayımlarımız yönlendirir cevaplarımızı ve dolayısıyla duyduklarımızı. Aklımızda çoktaaaan kabul ettiğimiz bir koşul vardır ve söylenenler içerisinde adeta cımbız ile ayıklarız fikrimize denk düşeni. Adeta aklımızdakilere kanıt aradığımız, kendimizi kendimize kanıtlamakla meşgul olduğumuz bir süreci deneyimleriz ve tam da bu yerden, duyduğumuz bu yerden iştahlı bir refleks ile cevaplar dökülür dilimizden…
Böyle böyle daha ağzımızdaki lokmayı bitirmeden, almışızdır bir çatal daha…

Anlaşmanın koşulu, anlamak; anlamanın koşulu duymak, duymanın koşulu ise, özenle dinlemektir.
Duymak, içinde bir parça merak ve çokça özen barındırır. Varsayımlarımızı, emin olduğumuz fikirlerimizi -hiç olmazsa bir süreliğine- rafa kaldırıp; cömertçe durabildiğimizde kulaklarımız duymaya başlar. Cömertlik, direncin olmadığı bilakis davetin olduğu bir yerden dinlemektir. Duymaya açık olmak, davettir. Sakinlikle, ilgiyle kulak vermektir ve böylece sadece fikrimizi destekleyenleri değil; söylenenleri olduğu haliyle duyabiliriz.

Peter Forret – Tango Papparazzo

İşte tangoda da söyleneni duyabilirsek, verdiğimiz yanıt söylenene yönelik olur; bizim varsayımlarımızı, endişelerimizi, beklentilerimizi içermez. Dansın sürekliliği, yumuşaklığı, akıcılığı dolayısıyla zarafeti buradan gelir; konu dağılmadığında, ortaya çıkan gerçek bir diyalogtur. Filtresiz, yalın ve sade ve de bu yüzden ihtişamlı…

Dinlemek zarafete dahil; duyabilmek ise zarafetin hediyesi oluyor.

TANGO dansçıları için ZARAFET: Ücretsiz Webinar

Marko Duplisak Photography

 

Tango Dansçıları için Zarafet:

Daha anlamlı bir tango deneyimi için neler yapabiliriz? 

14 Aralık 2021 – Saat: 21.00

Kayıt formu: https://forms.gle/E5qGA17iFaNEVDaY6

2006 yılında başlayan ve hala devam eden tango yolculuğumda, hem yurt içinde hem de yurt dışında çok sayıda sahne gösterisi, etkinlik ve eğitim deneyimim oldu. Ayrıca farklı anlayışlara sahip öğretmenlerle çalışma, yine farklı eğitimlerden gelen her seviyeden dansçı ile tangoyu paylaşabilme şansı da edindim.

Yoğun pratikle ve sorgulamayla geçen bu yolculukta, tangodaki fiziksel öğeler bir yana sosyal danstaki verimliliği ve kaliteyi etkileyen unsurlar benim için hep gözlem ve merak konusu olmuştur.

Tango, insanın parmak izi gibi öznel bir dans. Biricik.

Aynı eğitimi almış insanlar; aşağı yukarı aynı süreler boyunca pratik yapsalar, birbirlerine yakın düzeyde tango birikimi edinseler dahi; dansta farklı şeyler ortaya koyuyorlar. Aldıkları eğitimin dışında, başka bir yerlerden de besleniyor tango’ları. Yeteneği kastetmiyorum; yetenek sosyal dans için hiç bir zaman bir kriter olmadı ve aslına bakarsanız da sadece kısmen avantaj sağlayan bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Aktif Tango icracılarının da çok iyi bildiği gibi, pratik denen elmas hepimize sunulmuştur. Bu açıdan sosyal tango, çok adildir.

Ben pek çok nedenle daha çok tangonun niteliksel tarafları ile meşgul olmaya çalıştım. Yıllar içerisinde merakımın izini sürdükçe; tangonun anlamlı bir deneyime dönüşmesinde en belirgin engeller olarak hareket odaklı bir anlayışın olması (nicelik) ve tangodaki değerlerin gözden kaçırıldığı bir zarafet yoksunluğu ile karşılaştım. Buradaki gözlemlerim, zamanla sunduğum eğitimlerin içeriklerinin değişmesine ve en nihayetinde TangoWellness eğitimlerinin ana çatısını, zarafetten geçen bir anlayışla temellendirmeme sebep oldu.

Aralık ayı sonunda, Tango dansçıları için Zarafet pratikleri üzerine tek günlük bir fiziksel eğitim planlıyorum. Bu eğitime hazırlanırken ”Daha kaliteli ve aktif bir tango deneyimi için neler yapılabilir? ” sorusu çıkış noktam olmuştu.

Yaklaşık 1.5 saat sürecek olan bu Webinarda hem bu soruya verdiğim yanıtları değerlendirecek hem de aşağıdaki sorulara vereceğimiz cevaplarla kendi tango deneyimimizi daha verimli ve anlamlı kılmanın yollarını tartışacağız. Anlayıştaki değişimin, Tango dansına etkilerini sizlerle paylaşmak da yine bu webinar için planladıklarım arasında yer alıyor. Çünkü çoğunlukla kendi anlayışımız, deneyimin sunduklarını görmemize engel oluyor.

Gözden kaçan tango değerleri nelerdir? ( Tangonun gör dedikleri )

Danstaki duruşumun ve ifademin dansa davet almam/davete kabul almam üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?

Tangoda daha güçlü sosyal bağlar oluşturabilmek için araçlarım neler olabilir?

Dans ettiğim topluluklara nasıl katkı sağlayabilirim?

Tangodaki takipçi ve lider rolünün zarafeti, hangi alanlarda açığa çıkabilir?

Tangodaki deneyimin kalitesi için, zarafet üzerine nasıl çalışabilirim?

Daha anlamlı bir tango deneyimi için neler yapabilirim?

Tamamı ücretsiz olan webinara katılmak için lütfen aşağıdaki formu doldurarak kayıt olunuz:

https://forms.gle/zVRb3gA2aAWrakSD7